Yeniden Keşfedilen Stratejik Sektör Olarak Tarım
Türk tarım eğitiminin 180 yıllık köklü geçmişi, 10 Ocak 1846’da Mekteb-i Zirai Şahane ile başlamış ve bu tarihin içinde bulunduğu haftanın günümüzde Tarım Haftası olarak kutlanmasıyla taçlanmıştır. Bu derin birikim, sektörün ülkemiz için ne denli vazgeçilmez olduğunun kanıtıdır. Tarım, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun tüm ülkeler için alternatifi bulunmayan, gıda ve ham madde üreten temel bir sektördür. Küresel ve yerel dinamikler ışığında stratejik önemi yeniden anlaşılan Türk tarımının mevcut durumunu, karşılaştığı çok yönlü zorlukları ve geleceğe yönelik barındırdığı fırsatları derinlemesine analiz etme fırsatını veriyor bizlere 10 Ocak.
Sektörde yaşanan paradigma değişimini en net şekilde özetleyen yaklaşım, son dönemde sıkça duyduğumuz bir ifadenin yeniden yorumlanmasında yatmaktadır:
“Aslında “tarımın önemi arttı “söyleminin yerine “tarımın önemi anlaşıldı” ne kadar da doğru bir yaklaşım değil mi?”
Tarımın önemi hiçbir zaman azalmamış, aksine küresel krizler zinciri bu önemin tüm çıplaklığıyla anlaşılmasını sağlamıştır. Sektördeki algı değişiminin nedenlerini ve bu yeni farkındalığın getirdiği sorumlulukları ele alarak geleceğe yönelik bir yol haritası belirlemeliyiz. Dünya geneline bakıldığı zaman Tarımı en çok destekleyen ülkelerin gelişmiş ülkeler olduğunu görmek, tarımda yol haritamızın belirlenmesini ve önemsenmesini bizlere salık vermektedir.
Değersizleştirmeden Stratejik Öneme
Türk tarımı, tarihsel olarak sanayileşme hedefleri doğrultusunda zaman zaman değersizleştirilen, bilimsel bir değerlendirmeden ziyade sığ ekonomik kıyaslamalara maruz bırakılan bir sektör olmuştur. Toplum üzerinde bir yük olarak görüldüğü ve yapılan teşviklerin gerekliliğinin tartışıldığı bu dönem, günümüzde yerini tarımın stratejik bir milli güvenlik unsuru olarak kabul edildiği köklü bir algısal dönüşüme bırakmıştır. Bu dönüşümün ardında, küresel ölçekte yaşanan ve ezberleri bozan krizler yatmaktadır.
Geçmişteki Sığ Bakış Açısı
Geçmişte tarım sektörüne yönelik bakış açısı, genellikle üretim süreçlerinin karmaşıklığını ve girdi maliyetlerini göz ardı eden bir yaklaşım sergilemiştir. Sektör, salt ürün fiyatlarının dünya fiyatları ile karşılaştırıldığı ve “daha ucuza ithal edelim” anlayışının hâkim olduğu sığ bir düşünceye muhatap kalmıştır. Bu yaklaşım, dünyanın hiçbir yerinde üretime cesaret edilemeyecek yaklaşık 6 milyonu nadas 16 milyon hektarlık kuru tarım alanlarında, zorlu koşullara rağmen üretim yapmanın stratejik değerini ve takdirini görememiştir. Tarım, küçümsenen ve bilimsel temellerden uzak bir şekilde değerlendirilen bir faaliyet alanı olarak görülmüştür.
Stratejik Önemi Perçinleyen Küresel Krizler
Pandemi dönemi, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD’nin pervasız davranışları ile Amerika kıtası ile birlikte Avrupa’nın bizede mi sıra gelecek korkuları ve içe kapanmalar bunların tetiklediği tedarik zinciri kırılmaları, tarımın stratejik vazgeçilmezliğini tüm dünyaya kanıtlamıştır. Bu krizler, gıda ve enerji arz güvenliğinin ne denli kırılgan olabileceğini göstermiş, gelişmiş ülkelerin market raflarında dahi tarım ürünlerinin bulunamamasıyla sonuçlanan boşluklar yaratmıştır. İklim değişikliği, savaşlar ve salgın hastalıkların birleşik etkisi, tarımın artık sadece bir ekonomik faaliyet değil, aynı zamanda ulusal bekâyı doğrudan ilgilendiren stratejik bir sektör olduğunu bir kez daha perçinlemiştir. Bu süreç, Türkiye’de tarım ürünleri fiyatlarını geri dönülmez bir şekilde küresel piyasalara endekslemiş ve ‘ithalatla terbiye etme’ döneminin sona erdiğini, yerli üretimin artık bir tercih değil, milli bir zorunluluk olduğunu somut bir şekilde kanıtlamıştır.
Bu yeni farkındalık, sektörü yüceltirken aynı zamanda onun karşı karşıya olduğu ve acil çözüm bekleyen somut zorlukları da daha görünür kılmıştır.
Türk Tarımının Karşı Karşıya Olduğu Çok Yönlü Zorluklar
Tarımın stratejik öneminin yeniden takdir edilmesi olumlu bir gelişme olsa da bu tanınırlık, sektörün yeni kazandığı ivmeyi baltalama tehdidi taşıyan iklimsel, ekonomik ve jeopolitik sistemik risklerin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde kesiştiği bir döneme denk gelmektedir. Sektör, adeta “üstü açık bir fabrika” olmanın getirdiği risklerle başa çıkmak zorundadır.
Sektörün karşılaştığı temel zorluklar ve etkileri dediğimizde ilk akla gelenler:
- İklim Değişikliğinin Etkileri: İklim değişikliği artık teorik bir tehdit olmaktan çıkmış, somut bir gerçeğe dönüşmüştür. Her yıl ülkenin farklı bölgelerinde yaşanan kuraklık, sel, yangın, dolu ve don gibi afetler, üretim alanlarını doğrudan vurarak öngörülebilirliği azaltmakta ve üretimde ciddi kayıplara yol açmaktadır.
- Girdi Maliyetlerindeki Artış: Enerji, gübre, ilaç, mazot ve tohum gibi temel girdilerde yaşanan küresel fiyat artışları ve tedarik sorunları, Türkiye’deki üretim maliyetlerini doğrudan ve sert bir şekilde etkilemektedir. Ülkemiz, bu küresel krize ekonomik olarak gelişmiş ülkelere kıyasla daha hazırlıksız yakalanmış, bu durum hem üretici hem de tüketici üzerinde ağır bir baskı yaratmıştır.
- Piyasa Dengesizlikleri: Kontrol edilemeyen ihracat artışları gibi dinamikler, iç piyasadaki ürün arzında dengesizliklere yol açarak fiyatlar üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturmuştur. Bu durum, gıda enflasyonunu tetikleyerek tüketicinin alım gücünü olumsuz etkilemektedir. Piyasadaki dengesizlik girdi fiyatları ve arz güvenliğinin sağlanamaması yanında fırsatçı girişimlerin yetkili kurumlarca yeterince mücadele edilememesi etkili olmaktadır.
Bu zorluklar birbirinden bağımsız değildir; iklim değişikliğinin neden olduğu verim kayıpları, artan girdi maliyetleriyle birleşerek üreticinin kırılganlığını artırmakta ve kontrolsüz ihracat dinamikleriyle tetiklenen piyasa dengesizlikleri, bu kırılganlığı doğrudan tüketiciye yansıtan bir gıda enflasyonu sarmalına dönüştürmektedir.
Zorluklara Rağmen Üretimdeki Potansiyel
Karşılaşılan tüm olumsuzluklara ve yapısal zorluklara rağmen, Türk tarımı üretim kapasitesini ve verimliliğini artırma potansiyelini somut bir şekilde ortaya koymuştur. Bu başarının arkasında, her koşulda üretmeye devam eden çiftçilerimiz ile onları bilim ve teknolojiyle buluşturan ziraat mühendislerimizin ve tarımsal öğretim sistemimizin rolü büyüktür.
Bu direnç ve başarıyı en net şekilde gösteren örneklerden biri, buğday üretiminde son 15 yılda yaşanan dönüşümdür. Aşağıdaki tablo, bu durumu çarpıcı bir şekilde özetlemektedir:
| Kriter | 15 Yıl Önce | Günümüz | Sonuç |
| Buğday Ekim Alanı | 9 milyon hektar | 6.8- 7.1 milyon hektar | Azalma |
| Yıllık Üretim | 16- 18 milyon ton | 18- 20 milyon ton | Artış |
Bu tablo, ekim alanlarında yaklaşık %25’lik bir daralmaya rağmen toplam üretimde %10’un üzerinde bir artış sağlandığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu, verimlilik artışının niceliksel kanıtıdır ve “üretimi her şarta devam ettiren üreticimiz, üreticimizi eğitimle işleyen teknoloji ile buluşturan girişimci meslektaşlarımızın ve zirai öğretimin başarısının altını çizen bir sonuçtur.” Gelecekteki başarının anahtarı da tam olarak bu noktada yatmaktadır: “birim alan, birim hayvan başına elde edilen verimin artışı.” Bu vizyonun hayata geçirilmesi ise ancak nitelikli insan kaynağı, yani geleceğin mimarları olan ziraat mühendisleri, veteriner hekimler ve onları yetiştiren modern bir eğitim sistemi ile mümkündür.
Geleceğin Mimarları: Tarımsal Eğitim
Tarımsal dönüşümün merkezinde, bilgiyi ve teknolojiyi tarlaya taşıyan, verimliliği artıran ve sürdürülebilirliği sağlayan insan kaynağı bulunmaktadır. Bu nedenle, 21. yüzyılın yetkinliklerine sahip ziraat mühendislerini ve veteriner hekimleri yetiştiren tarımsal eğitim sisteminin stratejik rolü her zamankinden daha kritiktir.
21. Yüzyıl Tarımsal Öğretimden Beklentiler
Modern tarımın karmaşık sorunlarına çözüm üretecek tarımsal eğitim almış tarım gönüllüsü bireyler, sadece teknik bilgiyle donanmış bir profesyonel değil, aynı zamanda küresel vizyona sahip bir stratejist olmalıdır. Beklentiler şu şekilde sıralanabilir:
- Küresel Vizyon ve Sürekli Öğrenme: Hayvan yetiştiriciliği, Tohumculuk, GDO, Yeşil Mutabakat, Paris İklim Anlaşması gibi küresel gündemleri yakından takip etmek; veri ve bilgiye dayalı görüşler oluşturmak, akıllı tarım teknolojileri (Tarım 4.0) gibi alanlarda sürekli eğitimler ve sertifika programları ile kendini geliştirmek temel bir zorunluluktur.
- Mesleki Dayanışma ve Mentorluk: Bölüm taassubundan uzaklaşarak mesleki dayanışmayı birincil değer olarak benimsemek; yeni nesil öğrencilere ve genç mezunlara gönüllü mentörlük ve rehberlik yaparak onların vizyon kazanmasına ve sektöre entegrasyonuna katkı sağlamak önemli bir sorumluluktur.
- Eğitime Geri Bildirim: Mezun olunan fakültelere aidiyet duygusuyla bağlı kalarak, sektördeki tecrübeler ışığında eğitim müfredatının ve uygulamalarının iyileştirilmesi için düzenli geri bildirimlerde bulunmak, eğitim kalitesinin artırılmasına doğrudan katkı sağlayacaktır.
Tarımsal Eğitim Sisteminde Reform İhtiyaçları
Ülkemizde 45 Ziraat ve 37 Veteriner Fakültesi bulunması ve bugüne dek 140 binden fazla Ziraat Mühendisi ile 45 binin üzerinde Veteriner Hekim mezun verilmesi, niceliksel olarak önemli bir kapasiteye işaret etmektedir. Ancak bazı bölümlerin öğrenci bulamaması ve mezunların ne kadarının sektörde istihdam edildiği sorunsalı, eğitim sisteminde nitelik odaklı yapısal reformların aciliyetini göstermektedir.
Bu yapısal reformlar, sadece eğitim kalitesini artırmayı değil, aynı zamanda iklimsel dayanıklılık, maliyet yönetimi ve piyasa istikrarı gibi temel zorluklara çözüm üretebilecek yeni nesil profesyonelleri yetiştirmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda atılması gereken adımlar şunlardır:
- Sektör Odaklı Eğitim Modeli: Sektörün sürece aktif olarak dahil olduğu, zorunlu ve gönüllü stajların, yerinde uygulamaların ve sektör danışmanlığının müfredatın merkezine yerleştirildiği bir eğitim modeli kurgulanmalıdır.
- Dinamik Müfredat: Tüm paydaşların (akademisyenler, sektör temsilcileri, mezunlar) katılımıyla düzenli olarak müfredat çalıştayları yapılmalı ve programlar, sektörün değişen ihtiyaçlarına göre sürekli güncellenmelidir.
- Disiplinlerarası Yaklaşım: Öğrencilerin entelektüel birikimini artırmak amacıyla, tüm bölümlerin ortak olarak yararlanabileceği bir “Fakülte Seçmeli Ders Havuzu” oluşturulmalıdır. Bu havuzda girişimcilik, bilim, kültür, sanat ve etik gibi kişilik ve yetenek gelişimine katkı sağlayacak dersler yer almalıdır.
- Girişimciliğin Teşviki: Teknokent tecrübelerinden yararlanılmalı; fikir ve proje yarışmaları, mentörlük programları teşvik edilmelidir. Bitirme tezleri, öğrencileri TÜBİTAK 2209 A/B gibi programlara yönlendirecek şekilde yapılandırılarak inovasyon ve girişimcilik kültürü güçlendirilmelidir.
Türk tarımının geleceğini güvence altına almanın yolu, tüm bu unsurları bir araya getiren bütüncül bir yaklaşımdan geçmektedir.
Bütüncül Politikalar ile “Eğitim Şart”
Türk tarımının küresel krizler aracılığıyla stratejik öneminin yeniden anlaşıldığı kritik bir dönemeçte olduğunu ortaya ayan beyan ortadadır. Sektör, bir yandan iklim değişikliği ve küresel girdi maliyetleri gibi ciddi zorluklarla yüzleşirken, diğer yandan sahip olduğu insan kaynağı ve üretim potansiyeli ile önemli bir direnç ve başarı göstermektedir.
Ekim alanlarındaki daralmaya rağmen buğday üretiminde sağlanan artış, bilime, teknolojiye ve nitelikli insan kaynağına dayalı bir yaklaşımın somut başarısını kanıtlamaktadır. Bu başarıyı sürdürülebilir kılmak ve daha ileriye taşımak için yüksek verim ve kalite odaklı bir üretim anlayışına geçilmesi zorunludur. Bu hedefe ulaşmak için ise tarımda; üretim, planlama ve ticarette bütüncül bir yaklaşımla tasarlanmış, ufuk açıcı politikalara ve uygulamalara her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaktadır.
Sonuç olarak, Türk tarımının geleceği; geçmişin ezberlerini terk edip, verimliliği ve insan kaynağını merkeze alan bu yeni stratejik vizyonu ne kadar kararlılıkla hayata geçireceğimize bağlıdır. Bu yolda pusulamız ise tek bir gerçeği işaret etmektedir: “Eğitim Şart”
Türk tarımına hizmet etmiş tüm meslektaşlarımızı saygı, ebediyete intikal edenleri rahmetle anıyor, 180 yıl boyunca tarım öğretimine emeği geçen tüm hocalarımıza şükranlarımızı sunuyorum.
#topragınadamı



