Kışın en sert, en ayaz günlerinde bile ruhumuzun bir köşesinde o gizli özlem hep tazedir: Bahar. Henüz dışarıda kar varken bile içimizi ısıtan o hayal; çiçeğiyle, aydınlık yüzüyle ve bizi her gün yeniden saran güneşli sabahlarıyla aslında “sıcak bir anne kucağı” gibidir. Ancak doğa, bu muazzam uyanışı bir anda gerçekleştirmez. Önce en sadık elçisini, kadim bir müjdeciyi gönderir, Cemre. Eskilerin sararmış takvim yapraklarında bir not olmaktan çok daha fazlası olan cemre, tabiatın uykusundan uyanışına dair verilmiş bir söz, bir diriliş muştusudur.
Kelimenin Özündeki Ateş “KÖZ”
Cemre kelimesi, dilimizin derinliklerinde sadece bir ısınmayı değil, yakıcı bir canlılığı simgeler. Kelime kökeni itibarıyla “kor halindeki ateş” veya “köz” anlamına gelir. Halk arasındaki “cemre düştü” ifadesi, aslında havaya, suya ve toprağa birer kor ateşin, yani hayat enerjisinin düştüğü anlamını taşır. Bu, sadece derecelerin yükselmesi değil; yeryüzünün damarlarında dolaşmaya başlayan ilk sıcaklığın, soyut bir ısınma evresinden somut bir canlanma sembolüne dönüşmesidir.
Gökyüzünden Yeryüzüne Kesin Bir Takvim
Cemre, doğanın kendi içindeki o şaşmaz disiplininin en büyük kanıtıdır. Bir bilgi küratörü titizliğiyle tarihlere baktığımızda, bu sürecin tesadüflere yer bırakmadığını görürüz:
- Birinci Cemre (Hava): 19-20 Şubat tarihlerinde gökyüzüne düşer.
- İkinci Cemre (Su): Bir hafta sonra, 26-27 Şubat’ta suları uyandırır.
- Üçüncü Cemre (Toprak): 6-7 Mart tarihlerinde ise toprağa ulaşarak döngüyü tamamlar. Her düşüşte hava sıcaklığı bir basamak daha yükselirken, kışın hükmü biraz daha kırılır.
Mitolojik Bir Aşk ve Rüzgârların Savaşı
Eski Türk inanışlarına göre Cemre, gökyüzünde yaşayan, yakışıklı ve enerjik bir delikanlıdır. Dünyayı merak ederek aşağı süzülmeye karar verdiğinde önce havaya düşer. Bu yolculuk sırasında gördüğü bir kıza sevdalanan Cemre, aşkın verdiği heyecanla arınmak için suya iner ve en sonunda karada sevgilisine kavuşur. Bu kadim aşk öyküsü, yeryüzüne sadece sıcaklık değil, aynı zamanda bereket getirir.
Ancak bu kavuşma sancısız değildir. Halk inanışına göre, üçüncü cemrenin düştüğü gün (Toprak), Lodos ve Poyraz amansız bir kavgaya tutuşur. Eğer Lodos galip gelirse baharın çok daha erken ve coşkuyla geleceğine, Poyraz’ın zaferinde ise kışın biraz daha nazlanacağına inanılır.
Üç Çadır ve Hayatta Kalma Sanatı
Cemre geleneğinin kökleri, göçebe Arap kabilelerinin kışın ovalardaki yaşam pratiklerine kadar uzanır. Kışın sertliğinden korunmak için üç çadır kurulurdu: İlki büyükbaş hayvanlar, ortadaki aile ve sonuncusu küçükbaş hayvanlar içindi. Her çadırda kış boyu sönmeyen ve “cemre” adı verilen ateşler yanardı. Havalar ısınmaya başladığında, bu ateşler birer birer söndürülürdü; önce büyükbaşların, sonra ailenin ve en son küçükbaşların ateşi. Bu geleneksel hayatta kalma pratiği, zamanla doğanın uyanışını haber veren takvimsel bir sembole dönüşmüştür.
Bilimin Gözüyle “Aşağıdan Yukarıya Isınma”
Meteorolojik açıdan cemre, atmosferin büyüleyici bir mekanizmasını özetler. Güneş enerjisi, atmosferin alt tabakalarından geçerken doğrudan havayı ısıtmaz; önce yer yüzeyi (toprak) tarafından yutulur. Isınan yüzey, enerjiyi kızılaltı ışınlar olarak tekrar yayar. Atmosferdeki karbondioksit ve su buharı bu ışınları yutar. Gaz yoğunluğu yüzeye yakın yerlerde daha fazla olduğu için ısınma “aşağıdan yukarıya” doğru gerçekleşir. Bu süreci, bir bardak soğuk suyun içine eklenen bir kaşık sıcak suyun tüm bardağı yavaş yavaş ısıtmasına benzetebiliriz. Toprak (üçüncü cemre), aslında havanın sıcaklığını muhafaza eden ana bataryadır.
Görünmez Bir “Av”: Muhabirlerin Cemre Nöbeti
Cemre’nin aslında tamamen “soyut ve maddi olmayan” bir kavram olduğunun en eğlenceli kanıtı, basın dünyasındaki o meşhur şakadır. Eskiden kıdemli gazeteciler, acemi muhabirleri “Evladım bugün cemre suya düşecek, git de fotoğrafını çek!” diyerek dere kenarlarına gönderirdi. Akşama kadar su başında bekleyen ve “cemreyi kaçırmamak” için gözünü kırpmayan çaylakların, dere kenarındaki kurbağa yumurtalarını cemre sanıp heyecanla fotoğraflaması, medya tarihinin en keyifli anekdotlarından biridir.
Kalbe Düşen Cemre: Manevi Bir Uyanış
Cemreler doğayı uyandırırken, asıl mesele bu ateşin insan ruhuna düşmesidir. Gönle düşen cemre önce maddi bir aşkla başlasa da zamanla ilahi bir aşka ve memleket sevdasına dönüşür. Ancak bu sevda, sadece dillerde dolaşan sloganlardan ibaret kalmamalıdır. Gerçek “kalp cemresi”, herkesin “vatan için ölürüm” demesinden ziyade, “ölmeden bu memleket için ne üretebilirim?” telaşına düşmesidir. Bu manevi uyanış, karanlıkların sonundaki aydınlığı müjdeler.
“Ümitsizlikten sonra nice ümitler, karanlıkların sonunda nice güneşler var.” (Hz. Mevlâna)
Yeni Bir Başlangıç İçin Hazır mısınız?
Cemreler havaya, suya ve toprağa düşerek görevlerini tamamlar; artık doğa taptaze bir başlangıç için hazır. Mutlu yarınlar Türk milletinin üzerine, umudumuz ise doğanın cemreyi beklediği o saf heyecanla olsun.
Doğa kendi cemreleriyle uyanırken, sizin kalbinize düşen cemre hayatınızda neleri yeşertecek?
#toprağınadamı



